Gina - Kanyon - Kitchenette * 1,2

Doors grubunun Harvey Nichols'a açılan restoranı. Ambians güzel, kitle kıvamı ise paralı abi ve ablalardan oluşuyor.  Kanyon'un MASA sı diyelim. Lezzeti Kitchenette, fiyat Kitchenette'nin yüzde 15-20 fazlası. Gerçi biz 110 TL ye istakozlu makarna söylemedik ama bizim seçimler cebimizi yakmadı. Dört peynirli pizzası aynı Kitchenette olduğu gibi kupkuruydu, mantarlı pizza ve bolonez soslu makarna yedik + birer kolaya dört kişi 160 TL ödedik. Extra permesan almak için garsona ağlamamız gerekince ben roka istemeye ceserat edemedim. Zira roka, permesan ve balsamik sostan oluşan salata tam 21 TL idi.
Bence değmez ama yok havam olsun diyorsanız bir kere gidilebilir. Sık sık giderim diyorsanız madem istakozlu makarna deneyip buraya da yorum yazar mısınız?
Farkı yok yani diğer benzerlerinden fiyatı dışında...

Serdar Kılıç - Adam gibi adam

Şu Antalya etkinliğinin en güzel iki saati Serdar Kılıç'ın "Hayatta Kalma Taktikleri" isimli workshop-u idi. Ben NTV'deki programını hiç izlemedim bu seyehata kadar da adını bile duymamıştım itiraf ediyorum ama epey bir takipçisi varmış. "Doğa adamı", "dağ adamı", "adam" gibi kaba sayılabilecek tabirler ile kendisini isimlendirdik etkinlik boyunca. Ama bence adam gibi adam klasmanında ilk üçe girer. Bir kere işini on numara yapıyor iki saat boyunca nefessiz dinledik kendisini. İlginç örnekler verdi anlatırken farklı bilim dallarından; konuşmayı süsledi baymadı, uyutmadı...Hatta o kadar güzel hikayeler anlattı ki -arada oğluna anlatırmış- oğlu olasım, baba diyesim geldi. Ve fakat o kadar yaşlı değiller...Her ne kadar göz kapaklarına kadar kas olmuş vücudu yaşlı göstermesine sebep olsa da babam da olamaz hani.

Sosa

Sosa'yı bilmeyen yoktur tahminimce. Biz bir ara koc'a ile Kanyon'da sağlıklı yiyeceğimizi yedikten sonra filme gitmeyi pek severdik. Epeydir iyi film de yok malum biz de ihmal etmiştik kendilerini. Bu arada hayat da değişmiş Sosa'da. O canım wrapler küçüldükçe küçülmüş tabakda kalan yerleri patatesler doldurmuş. E ete de zam geldi ya artık içinden çıkacak 30 gr ete 300 gr kıyma parası vermek adama koyar olmuş... Bu etin zamlanma durumu üzücü tabi ki...Geçen hafta Umut Ocakbaşı'nda yedik ve bundan 3-4 ay önce kelle başı 40 TL öderken rakı ve et zamlarının etkisiyle bu defa 55 TL ödendi...Umut için yüksek bir rakam ama yine doyduk ve yine lezzetliydi.. Ama sen sosa wrapi küçült, eti yok et, patatesi daya; bir de porsiyona 18TL iste valla ayıp. 

Alcatraz- Break the rules and you go to prison; break the prison rules and you go to Alcatraz

San Francisco'da ne yapılır sorusuna verilen en top beş cevaptan birisi olunca iki günlük seyahate bir de hapishane ziyareti sıkıştırmayı başardık. En son Karadeniz'de de Sinop hapishanesine gitmiştik güzel bir kıyaslama yapmak fırsatını da yakaladım. Acaba haksızlık mı ediyorum? Neyse ne başlayalım bakalım.


Alcatraz için biletlerimizi bir ay öncesinden aldık geç kaldınız demişti orada yaşayan bir arkadaşımız; 49$ bayıldık kişi başı... Sabah 09:00 da indik önünde Pier'in... Bir kahvaltı ettik en pahalısından adeta boğazımıza dizildi lokmalar. Hava da soğuk bir yandan bekledik tekne yanaşsın. Beklerken elimize bir kağıt tutuşturdular okuduk ziyaret kuralları yazıyor...Bindik tekneye iki defa anons yapıldı ziyaret kuralları hatırlatıldı. İndik aldı bizi karşısına bir üniversiteli kız başladı ziyaret kurallarını anlatmaya...

Adam& Eve Otel Antalya - Enteresan ama daha da gelmem...

Aynalı yolu aşarak otelin önüne geliyorsunuz. İçerdeki buz gibi ortamı yeşil yapay ağaçların üstündeki kare şeklindeki elma tasviri kırmızı lambalar bile ısıtamamış. Karşınızdakinin cinsiyetini 10 metre yaklaşmadan kestirmeniz bu karanlıkta çok zor ki hemen belirteyim burada cinsiyetlerin üç ihtimali var. Odanız üst katlardaysa asansörün ışığının sürekli değiştiğini fark edebilirsiniz. Koridorlar beni çok etkiledi itiraf ediyorum böylesini görmemiştim; asansör loş da koridorlarda ışık yok...Oda numaranızı bulmak için ip gibi uzanan karanlık koridorda her kapıya bakarak ilerlemeniz gerekli. Kapılar pleksi bu yüzden hangi oda dolu hangisi boş anlayabiliyorsunuz.
Odada yerlerden tavana her yer bembeyaz. Tavan hariç her yerde ayna var. Ben kendimi hiç bu kadar farklı açıdan görmemiştim. Koc'a İstanbul'da ben tek kalacağım burada.

İş ile ilgili mesai saati harici yapılan lüzumsuz etkinlikler

Yaklaşık dokuz yıllık iş tecrübemi dört farklı firmada edindim. İlki hariç ki kıymetini bilememişim dediğim tek işverenimdir hepsinde Antalya Belek otellerinde şirket toplantılarına katıldım. Bunlarda çok ilginç tecrübelerim oldu ve hiç birisinden mutlu ayrıldığımı hatırlamam ki geçen hafta yırtmak için bir amuda kalkmadığım ama katılmak durumunda kaldığım etkinlik de listeye eklenebilir. Gerçi daha fenalarını gördüm ama bu da cıvıklık açısından oldukça başarılıydı.
Bir kere böyle etkinlikler her zaman dedikoduya müsaittir. Bir işverenim tatil dönüşü dedikoduları durdurmak için tam dört kişiyi işten atmak zorunda kalmıştı. Gerçi dedikodular alenen gerçekti kendisi bir departman müdürüyle işi pişirmişti ama kendi adı da işe karıştığı için önünü kesmek gerekirdi. Üstelik adı geçenler o kadar üst düzey müdürlerdi ki saha elemanlarının yediği naneler gümbürtüye gitmişti.

San Francisco - Çekik Amerikalıların Şehri

Vegas'tan San Francisco'ya gelişimiz outlet macerası yaşamamamıza rağmen çok uzun sürdü kısaca yol uzundu ve 70milden fazla hız yasak olduğu için ağır aksak seyahat ettik. Akşam 21:00 sularında Union Square'deki otelimize vardık burada otel fiyatları Vegas'takinin 3 katı üstelik park ücreti 24 saat için 40$ cık. Union Square Nişantaşı kıvamında.
Gece biraz turlamaya çıkıyoruz her mağazanın başında bir evsiz bizi karşılıyor. Kimi ayakta uyuyor kafasını duvara yaslamış, kimisi kutuların içinde yatıyor çantalarına sarılmış. İnanılmaz bir manzara üstelik saat henüz 21:30... Biraz turluyoruz, elimizde otelden aldığımız bir harita keşif yapıyoruz diyelim. Nihayetinde bir Starbucks bulup günü sıcak bir kahve ile sonlandırıyoruz ertesi gün sabah erkenden Pier 39'a gidip Alcatraz'a geçeceğiz. Orası ayrı bir hikaye...

Hangover

Ben ikinci koc'a ilk defa izledi dün akşam. Film 2009 yapımı bir  komedi filmi. Vegas'ta çılgın iki gece geçiren dört arkadaşın hikayesini anlatıyor. Tüm film boyunca gülmek garanti.  Koc'a filmin son saniyelerini izleyince "neden gitmeden izlemedim" diye dakikalarca hayıflandı. Vegas'da bu kadar çılgınlık olduğunu tahmin etseymiş etrafta dal dal gezmezmiş. Ağlayacaktı neredeyse sadece bir sırt çantası ile iki gece geçirdiği için. Ben ona söylemiştim gitmeden izle diye ama karı sözü dinlemezsen böyle pişman olursun işte :)

Film de küfür gerektiği kadar, pornografi son saniyeleri hariç yeteri kadar hal böyle olunca aklımıza bizim müthiş emek ve zeka ürünü İvedik serisi geldi... Gerçi ben İvedik serisine film dersem hem bu sektörün emekçilerine hem de gerçek sinema severlere hakaret olacak ama demek ki küfür olmadan komedi filmi olabiliyormuş. 

Hangover 2 vizyona girmek üzereymiş... Pek tabi ki onu da izleyeceğiz.
Not: Eyvah Eyvah 2 de yakında gösterimdeymiş... Pek tabi onu da izleyeceğiz.

Las Vegas - What happens in Vegas stays in Vegas!!

Orange'dan gelişimiz iki devasa outlet center'a girince ve üç aile aldıklarımızı yerleştirmekte uzun dakikalar kaybedince yaklaşık sekiz saat sürdü ama yol normalde dört saat felan sürüyor.
Vegas'a karanlıkta girdik ama şehirde güneş batmamış; sokaklar ışıl ışıl her yer cıvıl cıvıl...Sağlı sollu kocaman konsept otelleri geçe geçe ilerliyoruz. Newyork sağımızda, Paris solumuzda, MGM biraz ilerde arkasında Planet Hollywood, Aria sağda yeni yapılmış inanılmaz güzel, Cosmopolitan açılacakmış aralık ilk hafta, Ceasers ve böyle böyle devam ediyor. Ana cadde üzerinde en baba oteller var bu caddeyi doksan derece ile kesen ara sokaklarda daha ufak boyları.
İlk gece Venedik'e gittik; mimarisini öyle muhteşem yapmışlar ki İstinye Park'daki pazarın tavanının çakma olduğunu anında anlıyoruz; içeride o kadar uzun yapay kannallar var ki isteyen gondol ile de gezebiliyor, sokak lambalarından kaldırım taşlarına kadar gerçekten Venedik'teyiz. Akşam yemeğinden sonra kumarhaneye indik. İşte o gece oyun makinalarının önünde uyuyan kadın bendim.

Kıymalı kaşarlı - Ben yaptım!

Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer derler ya; bence söz konusu erkek milleti olunca tüm yollar tek bir yere çıksa da; büyüklerin vardır bir bildiği diyerek arada afilli yemekler yaparım ben evde. Aslında bunlar anamın evinin standart yemekleridir. Yaprak sarma, mantı, pizza gibi...Bugün hem de hafta içi pide yaptım işten gelince ve hem valla da hem billa da löp löp yuttuk. Koc'a takdir etti ama kendimi geliştirmem gerektiğini de ekledi. Nesi eksik diyince verdiği cevaba üzülsem mi sevinsem mi bilemedim...Efendim etini az koyacakmışım...


Chanel Oje 505


Duty free siparişlerim çoktu bu sene. En enterasanı Boyner'de 46 TL olan Chanel'in yeni oje rengi 505 siparişi ve yanına iliştirilmiş nottu: Eğer on doların altındaysa üç tane al :)

Ben unuttum bunu Macy'de bakmayı itiraf ediyorum. Dönerken Münih Havalimanında baktım 20€ idi ama likit mikit sorun olur diye İstanbul'a erteledim alışverişi. Fiyatı 19€ idi ve Atatürk Havalimanında her iki Duty Free Shop da da yoktu. Ben de geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken öğrendimki bu renk şu anda Türkiye'de yok satıyormuş. Yani millet bir ojeye 46 TL veriyormuş...

Sevindirici gelişmeyi açıklayım o zaman Flormar bu rengin çok benzerini yapmış. No: 413 üstelik nerde 46 TL nerde 1,5 TL...Meraklılarına duyurulur ama güzel memlektimde artık modası da geçer ayağa düştü ya!!!

ABD'de alışveriş...

NY ve CA’da indirim dönemleri fiyatlar yerin dibine iniyor. Hele şükran günü öncesi yani onların deyimi ile; ki biz döndükten sonraki hafta idi;  “black friday” de alışveriş merkezleri saat 03:00 da açılmış. Saat 04:00 da evinin yanındakine giden bir arkadaşım sadece bir çift 40 numara kadın ayakkabısı bulmuş. O da 40 numara olduğu için… Onun dışında raflarda bir tane ürün yokmuş…
Yani alışveriş ve avm cenneti Amerika ama doğru zamanı yakalayabilene ve saatlerce sırada bekleyip o obez cüsseler ile mücadele edebilene.

Orange County - Her şeyin büyük olduğu şehir

Balboa Island
Adını meşhur portakal ağaçlarına borçluymuş ben görmedim ne yalan söyleyim. Çok geniş dümdüz bir ova üstünde kurulu, bir tane tepe görmeniz imkansız. Herşey XL boyutlarında ya bu memlekette yollar kavşaklar alışveriş merkezleri de bu kıvamda. Gezdiğim şehirler arasından nerede olduğumu asla bulamayacağım tek yer Orange oldu. Araba içinden etrafı izlerken anladığım kadarıyla "Five" dedikleri bir otoban üzerinde ki sanmayın bizim E5; bir sürü kavşak var işte bu kavşakların etrafına kurulu Orange. Bir tanesi Kore mahallesi mesela ocak başı yaptık üniversite arkadaşımla buluşup. Bizde etin kilosu 45 TL ya 4 kişi geberene kadar et yedik; içecekler, mezeler, salata her şey sadece 73$ tuttu. Adam başı 25TL yani...Bir diğer kavşakta "Costa Messa" diye bir yer var. Devasa caddelerin kestiği, devasa otoparkların içinde, devasa bir açık alışveriş merkezi. Bazıları outlet mağazaları ama o kadar büyükler ve kalabalıklar ki akıllı hareket etmezseniz bir gününüzü rahatlıkla  burada harcayabilirsiniz.

Disneyland C.A. - Bitsin aartıııııııııııııııııııııkkkkkkkkkkkkkkkkk!!!!

Disneyland için ideal yaş sanırım 10-15 arası içerde yaşayacaklarınız eğer bu aralığın üstündeyseniz bünyenizi fena sarsabilir; netekim bize aynen böyle oldu.
Disneyland ve Adventure park için bir günlük giriş ücreti 85$ eğer her iki parka da girecekseniz toplam 101$ vereceksiniz. Bu parayı verince içerdeki tüm eğlence yemek içmek dışında bedava. Aynı gün içinde parklar arasında gidip gelebilirsiniz de...
Biz pazar günü gittik sebebi hani şu disney filmlerindeki camdan şatonun üstünde yapılan havai fişek gösterisinin sadece bugün olmasıydı. Önce on dakikalık şov vardı, parkın meydanı hınca hınç doluyken en sonunda kar yağdı film karesi gibi...
Sabah 11:00'dan akşam 01:00'a kadar açık. Dev otopark dolarsa caddenin karşısında bir başkası var oradan shuttle alabilirsiniz. Shuttle ücretsiz. Girişten itibaren heryerde sıra bekleyeceksiniz baştan söylemesi o yüzden rahat ayakkabılar giyin. Bu yüzden bir tam gününüzü Disney'e ayırmanız akıllıca olur. Yine de vakit kazanmak isterseniz en zevkli ve kalabalık aktivitelerde "fast pass" makinası var bu makinelerden fiş alarak katılmak istediklerinize sıra beklemeden giriş yapabiliyorsunuz. Fişler ücretsiz ama bir saat sonrasına veriyor. Ayrıca sulu bir sürü oyun var bu oyunlara günün sıcak saatleri katılın ki sonra üşümeyin ve varsa imkanınız bizim maçlarda dağıtılan üfürükten yağmurluklar vardır onlardan yanınıza alabilirsiniz. 
Adventure park biraz daha büyükler için biz roller-coster, tower of terror, grizzy river, soaring ve toystory mania (tam 1 saat sıra bekledik ve tam bir hayal kırıklığı oldu) aktivitelerine katıldık. Çok vakit yoktu sonra da hızlıca Disneyland'e geçip havafişek gösterisini izleyip orada da space mountain ve adventure lande gittik.
Heyecan arayanlar için Tower of Terror (ki koc'anın ettiği küfürler aklımdan çıkmadığı için hala gülüyorum); space mountain ve California Screamin; fantazi arayanlar için ise soarin' öneririz. Özellikle ben soarin' den inanılmaz keyif aldım. Bir kuşun kanadında 3D California turu yapıyorsunuz ama o kadar güzel kordine edilmiş ki gerçekten o anı yaşıyorsunuz.
İlk günümüzde Blog Center sonrası saat iki gibi Disneyland yaptık akşam 23:00 da eve geldiğimizde pestil kıvamı şişme yatağımıza serildik...

Los Angeles'e Varış - ABD'ye 200€'ya nasıl gidilir?

2. Amerika seferimizi bu kurban bayramında yaptık. Bu sefer batı tarafına zengin ve daha beyaz Amerikalıların olduğu California’ya... CA’da yıllardır orada yaşayan arkadaşlarımızın yanında kalacaktık. Türkiye’den iki çift yola çıkıldı. Daha gezi programımızı ve otel ayarlamalarımızı yaparken çok yorulacağımız belliydi. Bir türlü karar verilemiyor; her kafadan bir ses çıkıyordu.

Biletleri aldık gidiş Sabiha olunca dönüşe bakmak kimsenin aklına bile gelmediğinden tüm organizasyonları Sabiha üzerine kurguladık ta ki beni Sabiha’nın duty free mağazalarının küçük olacağına dair derin bir üzüntü sarıp da içimdeki şeytan git biletlere bir daha bak diyene kadar. Şans mı şanssızlık mı bilemedik ama altı kafa bir olup da aynı havaalanından gidip dönmeyi akıl edememiştik. Malesef dönüş Atatürk havalimanı idi.

Sabiha’ya nasıl ulaştık ayrı muamma ben direk dış hatlarını Atatürk dış hatlar ile kıyaslayım. Temiz, geniş ve sabahın üçü olması itibariyle boştu. Ancak çalışan görevli sayısı az, sinyalizasyon kötü, pasaport kontrolü öncesi kafe vs. alternatifi az, duty free mağazaları yetersiz, lounge bir tek Wings var o da sadece kart sahibini içeri alan salak bir uçuş konseptli kart.

Hepimiz tatil için çalışmalıyız!

"Hepimiz tatil için çalışıyoruz" sloganı ödül getirmişti ajansına; ödül bir yana bu insan hayatının özeti de değil mi aslında...
Tatilden geleli dört gün oldu galiba. Tatil deyince de fiziksel olarak dinlendiğim yalandır. Her günümüz sıkı bir koşturma içinde geçti artık yatağa girdiğimizde bacaklarımızı hissetmiyorduk. Hatta ben Vegas'da kumarhanede makinaların önünde uyuduğumu itiraf etmeliyim. Ama tüm yorgunluklar bir yana ben de korkunç bir dinginlik var günlerdir. Daha bir sakinim, daha bir yapıcı ve daha bir mutlu (trafikte araba kullandığım zamanlar hariç) günlerdir sebebini arıyordum. Dinlendim desem, yalan,! Jet lag olduk zaten uyku düzenimiz ve boşaltım sistemimiz dağıldı. Şu denge bantlarından almıştım vücudun manyetik enerjisini emiyormuş dediler bir süre sebebini ona bağlamıştım ki bugün haberleri izlerken farkettim.

Yolculuk Şarkımız

Tüm LA tatilimiz boyunca ağzımıza sakız olan şarkıyı benim koc'a çocukluk günlerinden hatırladığını iddia ediyor bence oradan buradan aşırmaca ama bizi korkunç eğlendirdi. İşte size Amerika'nın en hit şarkısı;

Çatlak,patlak, yusyuvarlak
Kremalı börek
Sütlü çörek
Çek dostum çek
Amanın yoldan arabanı çek
Çek çek amca
Üstü kanca
Al sana bir tabanca
Benim abim silahşör
Dan dan dan
Dan dan baby
Dan dan çiko luko
Tu tu baby
Tu tu aleksandr
Cime cime akrobat
Cime cime u vak

Sevmiyorum seni YETER!

LA dönüşü, uçakta bir karı koca ve ortalarında on yaşında oğulları sadece babanın yüzünü görüyorum oğluna aşık besbelli bakışlarından anlamamak mümkün değil. Şımartmış yavrusunu alabildiğine öyle ki inmemize yakın bu şımarık velet “ben çorba içmek istiyorum diye” ağlamaya başlayıp da bir türlü susmayınca “vaaaaaay” dedim bizim Belfu’ya helal olsun dört yaşındaki fırtlama bizimle LA, Orange, Vegas, San Francisco arasında 2000 Km yol yaptı da bir kere sızlandığını duymadık.

Bir çift mavi göz, sarının sarısı saçlar dört yaşında bir minik peri kızı. Babası ilk kucağına aldığında “Pirelli kızı olsun” demiş bizim ki şimdilik bir “peri” kızı… Bir dergi kapağı için poz verirmişçesine poz verdi resimleri çekilirken işve, cilve, sevimlilik, güzellik hepsi onda…

Pancar Çorbası

Geçen hafta Ankara'dan dönüşte annemden pancar alıp getirdim. Bir hafta boyunca salatalarda rendeleyerek kullandım. Nar ekşisi, tuz ve balsamik sirke ile karışınca müthiş mayhoş bir şey oluyor üstüne anti-oksidan etkisini de katarsak rahatlıkla tavsiye edebilirim. Bu haftasonu elimdekilerle yemek yapabilir miyim acaba diye sofra.com.tr ye girdim bir çorba tarifi buldum. Tarif acaip kolay, bildiğiniz yoğurt çorbası yapar gibi yapıp buğdaylar iyice yumuşadıktan sonra rendelenmiş pancar ekliyorsunuz. Buğdaylar pancarla kavuşunca şekerden daha pembe pembeden daha şeker bir renk ortaya çıktı. Tabi bu renk bir çorbadan çok bir düğün pastasına yakışacağından biraz garipsiyor insan. Adeta içinde pembe bir çorapla pişmiş gibi değil mi?
Not: Benimkinin rengi sofra.com.tr deki resmine benzemese de tadı aynı yoğurt çorbası...

New York'da Beş Minare - filmde yok yok

Fragmanlarını izleyince itiraf ediyorum tüylerimin diken diken olduğu ve gitmek için çıldırdığım film. Normalde M. Kırmızıgül'ü daha önceki iki filmini hiç beğenmediğim ve zorlama olduğunu düşündüğüm için bu filme gitmezdim.
Geçen haftadan ancak yer bulunca anladık ki fragmanı izleyen bir sürü kişi benimle aynı duyguları yaşamış. Ama bilemiyorum herkes benimle aynı duygularla mı ayrıldı.
Filmde aksiyon yok, muhteşem çekimlerle hareketlendirilmiş zikir sahneleri yok, açıkçası heyecan da yok yani bunların hepsi zaten fragmana sığdırılmış. O yüzden ben aslında fragmanı hazırlayan kişiyi takdir ediyorum on numara pazarlamış.
Filmdeki müthiş ruhani insan cemaat lideri mi bilinmez ki açıkçası öyle olma ihtimali beni rahatsız etti. Hatta bu adamın sürekli bir zorlama ile muhteşem bir insan kılığına sokulmak istenmesi de beni çok güldürdü. Sanki aslında mesaj bu şahane insan iken son dakikada bir viraj alınmış da filmin özü yine zorla kan davasına bağlanmış gibiydi.
Daha önce mesaj veremediği için eleştirilen M.Kırmızıgül bu filmine bir sürü mesaj sığdırmış tam özünü anladım diyorsunuz ama sonra yeni mesajı algılıyorsunuz. Böyle böyle film benim için bitmek bilmedi.
Film değil belki ünlü bir iki polisiye dizinin bir bölümü olsa kırk beş dakikada bitse daha iyi olurdu sanki. Bitlis türküsü tek kelime ile bir buçuk saatin en güzel dakikalarıydı.

İstanbul - Tükenmişliğin hikayesi

İstanbul'a ilk gelişimi daha dün gibi hatırlıyorum...Beyoğlu'ndan nefret etmiş Ortaköy'de sükutu hayale uğramıştım. Belki de beklentilerimin aşırı yüksek olmasından bilemiyorum tek sevdiğim köprüden geçmek olmuştu ki hala en sevdiğim şey budur İstanbul'da.
İnsan bir şeyi kırk defa tekrarlarsa olurmuş derler ya üniversitede her ailemle özellikle annemla her kavga ettiğimde "çekip gideceğim İstanbul'da yaşayacağım" derdim. Fütursuzca teleffuz ettiğim cümleler bir anda gerçek oluverdi sonra zor zamanlar başladı benim için; şimdiyse itiraf ediyorum en çok anne babamı özlüyorum.
İş bulma döneminde bir ev arkadaşım vardı. Yüksek lisansta çok iyi anlaşıyorduk sonra aynı evi paylaşmaya başladık. Yürümedi; mecbur ayrı eve çıktım. Aldığım maaş ancak ev kirasını karşılıyordu babadan burslu oturdum İstanbul'da evlenene kadar. Evi tuttuk ama eşya yoktu. Bir yatak, bir TV, arkadaşımın balkonundan attığı eski bir ahşap masa, bir koltuk, bir yatak, bir iki tabak çanak.. Ocak yok, buzdolabı yok, çamaşır makinası, bulaşık makinası yok oğlu yok. Yaklaşık 2 ay böyle yaşadım ilk evimde. Allahtan kar yağmıştı o kış da, marketten aldığım eti önce bir tencereye sonra da balkonda karların arasına gömüyordum. Çamaşırlar doğru Ankara'ya gidiyor ütülenip geri geliyordu. Bir gidişimde Ankara'dan eski bir tost makinası getirdim. Izgaralarını çıkartıp elektirikli ocak yaptım onu su bile 20 dakikada kaynıyordu.

Pide Evi - Beşiktaş

Öğle yemeklerinde arada gittiğimiz pideci. İsminin aksine biz pidesini pek denemedik. Ancak söylemeliyim ki kuru fasülyesi on numara. Tokat'tan gelen hafif tatlı fasulyeler önce güvece giriyor sonra da ağır ağır tam dört saat pişmek üzere taş fırına. Yanına bulgur pilavı ve ev yapımı turşuları da ekleyince ortaya bir lezzet cümbüşü çıkıyor. Fiyatları da tam bir esnaf lokantası kıvamında pilav üstü kuru 7TL. Servis ve mekan pek başarılı olmamakla beraber güneşli bir İstanbul gününde bahçesinde oturmak da son derece keyifli.
Not: Yer tam Beşiktaş evlendirmenin karşısı...Önünde otoparkı da var.

RED - Retired and Extremely Dull

Aşk ile aksiyonu birleştirmeye çalışıp tüm izleyicilerde rating almaya çalışmış beşinci sınıf Amerikan filmi; yeter artık çekmesinler bunlardan ya...

Ye, Dua Et, Sev

Bu filme;

1- erkek arkadaşınız ya da kocanızla gitmeyin çünkü bu bir kadın filmi ve onların sıkılmaları garanti.
2- aç gitmeyin İtalya'da yemek faslı fena karnınızı acıktıracak.
3- aç giderseniz çıkışta pizza ya da makarna yemek için ikinci yarının bir an önce bitmesini bekleyeceksiniz.
4- kitabını okumadan giderseniz benim gibi yargılamadan izlersiniz.
5- kitabını okumuş olarak giderseniz (eğer okumayı becerebildiyseniz) film size sığ gelecektir.
6- giden tüm kadınlar Julia Roberts'ın aldığı riskleri almak için kıvranacaklar ama yemez...
7- kadınsanız mutlaka gidin kendinizden bir parça bulmamanız olanaksız.

Pucci - Gümüşsuyu

İTÜ Gümüşsuyu kampüsü'nün hemen karşısında. Mutheşem bir manzara eşliğinde italyan pizza yemek isteyenlerin uğrak yeri, meğer epeydir suşi de yaparmış. Alt katında suşi, üst katında pizza servisi yapılıyor. Biz gittiğimizde alt katta parti olduğu için suşi servisi de üst kattaydı. Bayanlar 39TL, erkekler 49TL'ye sınırsız suşi ve çin yemeği yiyebiliyor. Meraklısı arkadaşlar çok beğendiler de meğer ben o kadar da sevmezmişim, öğrenmiş oldum. Sevmeyen denemesin vücut farklı tepkiler verebiliyor. 
Suşi çabuk bozulduğu için siparişler taze taze hazırlanıyor bu yüzden çabuk servis edilmiyor. Her birinden denedik kayış gibi kalamar dışında hepsini de genelde beğendik bir de noodle çok çok kötüydü. Sınırsız suşi dışında mönü sıkısından pahalı benden söylemesi.

Siz hiç karabasan gördünüz mü?

İlk gördüğümde bundan yedi yıl önceydi sıkıntılı zamanlarım vardı o zaman ama en korkuncu ilkiydi. Tek başıma İstanbul'da yaşadığım dönem. İlk yılımdı. Kış mevsimiydi. Evde doğru dürüst eşyam yoktu. Tüm odaların düzeni kapıyı görebileceğim şekilde dizayn edilmişti. Yatak odasından da direk sokak kapısına uzanan uzun koridoru görüyordum. Apartmana üç defa hırsız girdiği için mutfak kapısını tuvalet kapısına bağlıyıp yatıyordum çünkü anahtarları kayıptı. Kapılar içeriye doğru açıldığı için eve birisi buralardan girerse kapıyı açamayacak ya da gürültü yapacağından ben yataktan elektro şok aletimle fırlayabilecektim. Ne cesaret ama...

Big Chef's - Etiler

Önce biraz dedikodu ile başlayalım. Big chef's Ankaralıdır. Ankaralılar bilirler küçücük bir sokağın kocaman bir adı var Arjantin caddesi; hatta bir İstanbullu arkadaşım acaip dalga geçmişti iki adımda caddeyi bitirince; işte o caddede Cafe Miz vardır. Bütün gençliğimizi paramız yetmediği için sırf piyasa yapmak için sadece çay içerek geçirdiğimiz kafe. Ankara'nın ilk en kokoş kafesi. İşte Big Chef's'in sahipleri de aynıdır. Dedikodu kısmı şu. O zamanlar karı koca işletirlerdi burayı; sonra o kadar çok kazandılar ki Kuki's diye bir de pastane tarzı bir chain yaptılar Ankara'da ama hala var mı bilmiyorum. Karı koca boşanınca hanım olan Ankara'daki bu markaları kocaya bırakıp kendisi Big Chef's i yaptı. Ankara'da iki şube açtı. Ben ilk gördüğümde Kitchenette'e benzetmiştim bruncha gitmiştik kalabalık bir grup. Bir süre sonra Etiler'de gördüm ancak mekanı ziyaretimiz epey zaman aldı.

Türkler kokuyor mu?

Bu aralar hakkımızda twitterda en moda iddialardan birisi kokuyor olmamız. Ben de en son Karadeniz gezisinden sonra bu konuda ahkam kesmeye karar verdim. İsterlerse elitist desinler isterlerse halk düşmanı ya da ötekilerden ki en güzeli bu sanırım kendimi others filminde gibi hissettim Karadeniz'de. Bizi pamuklara sararak mı büyüttüler ne? İtiraf ediyorum memleket güzel ama insanımız pis.
Evet ya pisiz ve kokuyoruz bu kadar basit bunda gizleyecek ne var ki. Ülkede bir kişinin yıllık sabun tüketimi 1/2 kilo. Hala sabun ile çamaşır yıkayan insanların olduğunu da düşünürsek bunun vücut temizliği için kullanım oranını siz düşünün. Neden bu kadar canımız acıyor ki bir de sanki yazın ortasında kokacağını bile bile pastırma yiyoruz daha ne işte yaşam şeklimiz bu kokuyoruz. Ülke yarım ada sıksan toprağı su fışkırıyor ama insanımızdaki ter kokusunun ben doğada başka bir yaratığın çıkarabileceğini sanmıyorum.
Çok mu acımasız oldu? Hayır valla gerçekleri ben de kabul ettim bundan sonra memleket içinde gezerken yanıma yirmi yıl önce annemin yaptığıı gibi havlu, çarşaf, yastık kılıfı ve çamaşır suyu alacağım. Ne kanlı çarşafları kaldı, ne pislik içinde küvetler. Kaldığımız oteller de en az üç yıldızdı bu arada...Ha içinizden aklın neredeydi diyenler çıkacaktır elbet. Ne deyim haklısınız bir musibet bin nasihattan iyiymiş. Tecrübe ile sabit oldu ben de otuzundan sonra öğrendim.

Safranbolu - İyi hoş da safran olayı hikaye!

Safranbolu vadinin içine saklanmış ne güzel bir yer. Ne güzel olmuş ben görmeyeli; daha çok ev restore edilmiş; turizm inanılmaz gelişmiş. Her yer insan dolu adeta yürünmüyor sokaklarda zaten daracık sokaklarda yükselen cumbalı evleri görmek için bir sağa bir sola bakmaktan başınız dönüyor sonra acaba temiz hava mı çarptı diye düşünüyorsunuz. Safranbolu'yu golf arabalarıyla gezebiliyorsunuz. En kısa tur 45 dakika en uzunu 2 saat sürüyor. Bizim konaklama için geç olmadan Amasra'ya gitmemiz gerektiğinden kısa turu aldık. Kişi başı 8.5 TL. Rehberimiz yerlisi Türkçesi şehirle ilgili verdiği bilgiler takdire şayan. Pabucunu dama atmak deyimi buradan türemiş. Osmanlı zamanında da Karadeniz ticaret yolu üzerinde olduğu için hep kalabalıkmış, ilk kanalizasyon burada yapılmış, şehirleşme hikayeleri çok enteresan. Çok çok rum varmış bölgede onlar bize bakır ve deri sanatları biz onlara marangoz olmanın inceliklerini öğretmişiz. Dabakhanelerin kurulduğu yerler bile şehirleşmenin ne kadar ileri boyutta olduğunun göstergesi. Büyük bir pazarı var İstanbul'daki kapalı çarşının açık olanı, gezmesi çok keyifli. Yeni yapılan hiç bir şey tarihi dokuyu bozmamış; Algida dolapları bile ahşap. Gitmediyseniz mutlaka gidin gitmişken bence en az bir gece tarihi konakların içinde konaklayın. Bol bol lokum yiyin ama safrana para vermeyin.

Erfelek Şelaleleri

Sinop'tan Safranbolu'ya geçmeden önce Erfelek Şelalelerine uğramak istedik. Sinop merkeze 26 km diyordu. Önce Erfelek merkeze ulaştık. Şelale felan göremeyince bir vatandaşa yolu sorduk amca anlatıp anlatıp en sonunda "sağ ne taraftı?" diye sorunca kahkahalar eşliğinde fabrika ayarlarına dönerek kendi yolumuzu bulmaya karar verdik.
Bir eşek şeridinde 16 km yol gidince varıyorsunuz hedefe. Etraf kalabalık, bir tane çöp kutusu olmadığından ve alan bir mesire yeri olduğundan ve yer Türkiye sınırlarında olduğundan her yer pislik içinde... Arabayı parkedip en sonuncusunda ayaklarımızı buzzzzzzzzzzzzzz gibi suya sokup 27 takım şelaleden oluşan şelalelerin geri kalanını görmeye karar verdik. Yeşillikler içinde biraz tırmandık ama erkek tayfası erken pes ettiği için 3. de geri döndük.
Biz mutlu ayrıldık etraf pis de olsa memleketim insanı her yerden su da fışkırdığı halde bir şekilde yıkanmayı sevmediğinden iğrenç ötesi koksa da eğlendik. Ve Safranbolu için Kastamonu'ya doğru yola koyulduk.

Sinop - Burada mapus kalınır!

Taaa Selçuklulardan beri Sinop hep hapishane şehri olmuş. Tarihi hapishanenin yanısıra Osmanlı zamanında da açık hava hapishanesiymiş. Gece gündüz geziyorsun sonra da karakola gidip imza atıyorsun. Bu şehir öyle sevimli ki sürgün mürgün koymaz insana... Şehre girer girmez hapishaneyi buluyoruz. Giriş 1 TL içerisi hiç tat vermiyor bütün sinirlerimiz gerilmiş vaziyatte tüm gezi boyunca içerisi ile dışarısının yaşamla ölüm kadar ince bir çizgi olduğunu konuşuyoruz. "Aldırma Gönül" burada yazılmış 1932'de dönemin cumhurbaşkanına hakaretten girmiş Sabahattin Ali mapusa böyle yazıyor tabelalarda. İsim vermemişler ama  Atatürk'e hakaretten girmiş içeriye. Müze yapmışlar bu hapishaneyi ama çok zayıf, pislik içinde sadece bir tane oda tamamen orjinali gibi tutulmuş. Koğuş ağasının yatağından çocuklarının yaptıkları resme kadar herşey korunmuş ve o renkler "dışarda" bir arada göremeyeceğiniz renklerden oluşuyor; cıvıl cıvıl bir koğuş burası. Saçma ama bakmaya doyamıyoruz...

Gerze - Sinop - Karadeniz'in Antalya'sı

Sinop anladığımız kadarıyla Karadeniz’in Antalya’sı; biz otellerde yer bulamayınca Gerze’ye yönlenmiştik. Eski adıyla Geruze yeni adıyla Gerze... Son derece sevimli bir sahil kasabası. Deniz kenarında bol miktarda otel, kafe ve restoran var. Bayramın da etkisiyle sokaklar cıvıl cıvıldı. Burası da acaip ucuz bir kafede 1 soda, 1 bira, 1 kola ve 4 çaya sadece 11 TL verdik iyi mi?

Bafra - Voleybol sevenlerin ilçesi!

Bafra’ya vardık. Pide yiyeceğiz orası kesin ama nerede yesek derken saolsun benzer bloglardan ALIŞ PİDE'Yİ buldum. İçerisini tıka basa dolu görünce pek sevindik. 45 dakika civarında bekledikten sonra üzerinden tereyağı damlayan ince uzun kapalı Bafra pidesi geldi. Kıymalı ve peynirli yedik biz ama ben ne yalan söyleyim hayal kırıklığına uğradım. Pide beklerken gelen köfte çok daha güzeldi. Dünyayı yedik dört kişi ve inanması zor ama 2 salata 5 kola 4 pide ve 1 köfteye sadece 31 TL ödedik. Bizi İstanbul’da sıkı öpüyorlar bir kere daha anladım. Bir kere daha anladım neden öğretmenler tayinleri büyük şehire çıksın istemiyorlar böyle hayat mı geçer ya!!!

Yemekten sonra meşhur Bafra dondurması yemeye gittik BALKAYMAK... Ulaşmak kolay olmadı epeyce bir yürümek zorundan kaldık. İtiraf ediyorum ben dondurmayı da sevmedim. Bafra da benim en çok dikkatimi bol miktardaki parfümeriler ve gençlerin sosyalleşme mekanı internet kafeler çekti. Bir de yolda yürürken mahallenin bıçkın delikanlılarının ne amaçla oluşturduğunu anlamadığımız “voleybol sevenler derneği”... Ne güzel memleketim kendini aşıyor.

http://www.sofra.com.tr/webtv/videoizle/nokul__bafra_samsun

Samsun- Sevemedim

Amasya'dan yağmur eşliğinde yol boyu menemencileri aşarak geldik Samsun'a. Devasa bir şehir olmuş. Hiç bir albenisi, Karadeniz'in yeşilinden eser yok. Bina üstüne bina; hepsi sahilin kenarında toplanmış. Önce Cumhuriyet Meydanı'nı bulduk, Atatürk Parkı'nı geçtik sonra BATI PARK'a Bandırma Vapuru'nu görmeye gittik. Aslı değil tabi ki; gerçeği çoktan jilet olmuş. Birebir kopyasını yapmışlar gördüm inanamadım. Küçücük vallahi vapur demeye bin şahit ister. İçerde Atatürk resimlerinden oluşan bir müze var. Giriş 1 TL; çıkışta ne iyi olurdu aslında Bandırma Vapuru hatıraları satan minik bir dükkan olsun biz de alıp evimize götürseydik ama yapmamışlar. Gezdik fotoğraf çektik kel kel Amisos tepesine çıkmak için DOĞU PARK'a gitmeye karar verdik. Burada teleferik var. Sandık ki  şehri de tepeden görürüz ama sadece caddeden karşıya geçtik ve hooop tepedeyiz. Oysa bayram kalabalığında tam yirmibeş dakika beklemiştik.

AMASYA- Gördüğüm en güzel şehir merkezi(Şehzadeler Şehri)



Bu videoyu mutlaka izleyin: http://www.sofra.com.tr/webtv/videoizle/iskefe_tatlisi__amasya


Havza Samsun’un ilçesi ama Amasya merkeze daha yakın bu yüzden aslında aklımızda olmamasına rağmen gidelim dedik bize "tam bir Avrupa şehri" demişlerdi. TEM’den gayri yollarda sinyalizasyon hak getire Amasya yolunu bulmak için iki defa otelin önünden geçecek şekilde kaybolduk. İş inada bindi anlayacağınız azimle yola devam edip 40 dakika sonra para çekmek için banka aramaya başlamıştık bile. Amasya inanılmaz şirin bir şehir. Yeşilırmak kenarına kurulmuş, ince uzun, tertemiz, yemyeşil bir şehir. Dört tane köprü saydık biz iki yakayı birleştiren. Şehrin bir yanı modern diğer yanı ise tarihi güzelliklerini korumuş.

Ancere Thermal Hotel- Havza Samsun

Şeker bayramında bu yıl yine bir son dakika kararı ile Karadeniz’e gitmeye karar verdik koc’a ile. Slovenya- Türkiye basket maçı için bilet almış olduğumuzdan bayramın ilk günü gidip; referandum için pazar günü dönecektik.

Ben arife günü sabahı işe giderken bir arkadaşımı arayıp İstanbul’da olup olmadıklarını sordum. “Malesef ama keşke olmasaydık” cevabını aldıktan sonra kahvaltıya gitmeye karar verdik. İş sonrası bizim dörtlü buluştuk Emirgan’da. Evden çıkarken laptopu aldım otellere bakar güzargah belirleriz diye, koc’a ayıp olur diye almamı istememişti oysa.  Neyse bitti kahvaltı girdik internete anlattık onlara da durumıu; iki saniye içinde onlar da 2 yaşındaki kızlarını anneanneye bırakıp bizimle gelme kararı verdiler. Yine ansızın yine bir gün sonrasına planlar yapıldı güzergah belirlendi. Zar zor rezervasyonlar yapıldı. Akşam çeyrek final maçına gidildi sabah körü de yola çıkıldı.

Ancere Thermal Otel:

Dükkan Burger - Cadde

Bir çok Amerika'da uzun süre yaşayan arkadaşımızın aksine bizim karı koca favori hamburgercimiz burası oldu. O kadar acıkmıştık ve caddede park yeri bulmak için şapşal şapşal o kadar çok aynı yeri dönüp dolaşmıştık ki 20 dakika sonra bulduğumuz ilk yere park ettik. Çıktık caddeye yerimizi pek kestiremeyip başladık yemek için bir yer aramaya ve işte karşımızdaydı...
Ben dükkan burger, koca dev burger istedik. 4 TL ekstrasını verip patetes kızartması ve tadını merak ettiğimiz için 3 TL daha verip ev yapımı sosis yedik. Sosisdeki keskin anason kokusu bizi mutsuz etti ama hamburgerlerimiz muhteşemdi. Dükkan burgerde 200gr et ve bacon var ve hamburgere acaip bir aroma veriyor fiyatı 20 TL, dev burgerde 400 gr. et var fiyatı 29 TL. Maruldu, domatesti, rus salatasıydı yok içinde zaten gerek de yok...
Masaya tabak, bardak, ya da modern yemek malzemelerinden hiçbirini getirmiyorlar. Kağıtlar üstünde yiyorsunuz ama tadından ölüyorsunuz. Evet pahalı ama değermiş...
Caddede iki adet var. Avrupa yakasında Kemerburgaz, Bebek, Maslak ve Leventte de varmış artık biz Maslak'a müptela oluruz. Allahım o ne lezzetti yaaaaaaa.....


Yörsan - Susurluk

Yıllardan beri Varan'a girerdik Susurluk tostu ve ayranı için...Bu sene gidiş yolunda Varan'ın işi ticarete döktüğünü hissedince bir tavsiye ile Yörsan'a girdik dönerken. Çünkü Varan önden hazırlanmış tostları çaktılar bize ekmek sert kaşarsa donuk gelmişti.
Daha tuvalette ben Yörsan'da devam edemeyeceğimi hissetmiştim de aynı dakikalarda koc'a da benimle aynı fikirdeymiş. Bir kere o tuvaletler fena bir pislik yuvası kapılara bile dokunamıyorsunuz. Acaip bir kalabalık var. İnsanlar üst üste ... Hal böyle olunca Bodrum istikametine döndük tekrar Ulusoy'a girdik bu sefer. Dağıstanlı'da yedik ikiye bölününce akan kaşarları masaya düşmeden yutmaya çalışarak. Bir de çiğ börek yedik meşhurmuş bu civarda. Beğendik valla ne demeli...

Yalova- Yenikapı Deniz Otobüsü

Hayatımda ilk defa bu sene Bodrum dönüşü deniz otobüsü kullandım daha konforlu dediler...Saat 01:15 tam saatinde kalktık. Arabadan indik çıktık üst kata. Genel bir pis görüntü var çok beğenilen deniz otobüslerinde fazla  umursamadık valla insanımız pis amcalar ne yapsın. Sonra bir tuvaleti kullanayım dedi koc'a. Gitmesi ile gelmesi bir oldu. Abdest almakla meşgul bir güruh arasından ve tuvaletlerin lavobalarının ayak yıkamaya müsait yükseklikte olmaması sebebiyle su ve çamur içinde kalmış tuvalete işemeye tenezzül etmemiş. Temizlemeye yetişemiyorsan abdest alacaklara ayrı bir yer yapın be kardeşim...

Bodrum 2010

“En güzel yazlık arkadaşımın yazlığı” prensibini benimsemiş olan ben yüz yıllardır Bodrum’a gelip de otel parası vermeyen yüce bir beleşçi olduğumu itiraf ediyorum. Son 13 yıldır her yaz Bodrum’dayım ve bu yaz gerçekten Bodrum’un son günlerine şahitlik etmiş şanslılardan olduğumu farkettim. 2 yıl içinde muhtemelen eskiden Bodrum’da diyerek cümlelere başlayacağız.

Bodrum geceleri ölmüş ruhuna el fatiha... O içeriye girmek için yedi takla attığımız Küba yıllardır boştu da bu yıl içerde adam yoktu resmen şok olduk. Fink, Catamaran, ShipAHoy, Maki ne geliyorsa aklınıza uzatmaları oynuyor...Göltürkbükü bitmiş ara sıra çay bahçelerinden yükselen şarkılar dışında çıt çıkmıyor. Oysa daha geçen yıl iğne atsan yere düşmüyordu. Bazı şeyler öyle hızlı değişiyor ki anlamıyorsunuz kalanlar öyle hızlı değişecek ki yine anlamayacaksınız.

Maki Otel - Türkbükü Bodrum

Türkbükü ölmüş demiş miydim? Demiştim galiba. Bütün kokoş mekanlar kapalı.  Daha geçen sene adım atamazdık Türkbükü sahilinde. Sadece çay bahçelerinde müzik çalınıyor bir de nasıl olduğunu tam kavrayamadığımız Maki Otel'de. O da tekel olmanın avantajı ile çakmış da fiyatları çakmış. Arkadaşların teknesine geçerken canımız çekti bir gece sonrasında Maki Otel'e gittik. Aman ne pişmanlık. Yaş ortalamasını açıklıyorum 16. Yani polis gelse mekan kapanır o derece. Kendimi anne anne gibi hissettim bir ara gidip elim belimde sorasım geldi tüyü bitmemiş erkek çocuklarıyla daha gelişimini tamamlamamış kız çocuklarına "annenizin haberi var mı?" diye. Hepsinin bir elinde mojito bir elinde blackberry telefon. Yanımıza konuşlanmış bir sübyan grubu başka bir arkadaşlarının sevgilisi ile yatakta çekilmiş görüntülerini ağzımıza sokarcasına bir birlerine gösterince kız çocuğu sahibi arkadaşlarımıza gelenler geldi, sinirler bozuldu mekanın aurasını daha fazla kaldıramadık. Biz de yırtık gençlerdik ama onaltımızda anamızın dibinde otururduk inanamadık.
Yerli içkiler 15 TL, yabancı içkiler 30 TL. Bu arada belirtmeliyim içtiğim en iyi mojitoyu yapıyorlar.

Bodrum Marina Yatch Club

Bodrum tatilinin 4. gecesinde arkadaşımızın doğum günü vesilesiyle önceden rezervasyon yaparak gittik Yatch Club'a hem yemek yemek hem de Gelişim Orkestrası'nı dinlemek için. Gerçi erken ayrılmak zorunda kaldık ertesi gün dönüşe geçecekler vardı ama güzel bir gece geçirdik. Bodrum'da gittiğimiz mekanlara fiyat kalite endeksi uyarlarsak en üst düzey verimi buradan aldığımızı söylemeliyim. Günlerdir balık türevleri yemekten sıkılmış olduğumuz için et yemeyi tercih ettik. Mantar soslu bonfilenin hem tadı, hem sunumu güzeldi. Altı kişi bir şişe şarap, ara sıcaklar, ana yemekler ve en kallavisinden dondurma dolgulu profiterol yedik güzel bir konser dinledik ve kişi başı 80 TL ödedik. Bence Bodrum'da gidilebilecek, kazık yemeden keyif alınabilecek mönünün müşteriden esirgenmediği hoş bir mekan.

Muhtarın Yeri - Küçükbük Bodrum

Aslında Gümüşlük'deki Mimoza’ya gidilecekti ama Kempinski’nin muhteşem plajında ziyadesiyle yorulunca eve yakın bir yer olsun istedik. Ben bundan 13 yıl kadar önce yemiştim Muhtarın Yeri’nde. Dört beş tane masası vardı doğru dürüst iskele bile yoktu. Ama o zaman bile yediğim karidesi hala unutmadığımdan ben önerdim. Eskilerden olmanın avantajıyla yenilenmiş iskelenin en denize nazır yerinde ayrılmıştı altı kişilik masamız.

Kay's Restoran - Bodrum Gündoğan

Yıllar önce çay içmeye indiğimiz Gündoğan sahili ne kadar değişmiş inanılır gibi değil. Hem gecesi hem de gündüzü üstelik. Sıra sıra restoranlar dizilmiş sahile sahipleri Bodrum'un yerlileri. Şöyle de ilginç bir hikayesi var. Zamanında bu toprakların sahipleri ölürken verimli tarlaları oğullarına çorak sahilleri de kızlarına bıramışlar. E iyi de yapmışlar ne deyim yıllar sonra turizmin etkisiyle tarım yapmayan halk kız çocuklarının o değersiz arazilerine muhtaç kalmışlar. İşte bugun bu restoranların pansiyonların hepsinin sahibi kadınlar. Kay Restoran’da bu sıradaki irili ufaklı restorandan bir tanesi.

Coco Clementine - Su Ada

Rahatlıkla söyleyebilirim ki Su Ada mekan ve manzara konusunda hem Sorti'yi hem de Reina'yı cebinden çıkarır.
Dün akşam bir arkadaşımızın doğum günü için Su Ada'ya gittik oldukça küçük bir grup. Coco Clementine geçen seneki yerini taşımış. Açıkçası yediklerimiz beş para etmezdi ama ah o manzara yok mu iki kadehle sarhoş eder cinsinden. İki Kavaklıdere şarabı içtik valla itiraf ediyorum ucuzunu seçtik şişe başı 70 TL. Bol sinirli Breasola, pişerken yine kupkuru olmuş Schnitzel, cafe de Paris ve kebap yendi bir de ortaya snack tabağı söyledik. Toplam 280 TL ödendi. Dedim ya yemekler fena ama manzara ve şarap eşliğinde hoş sohbet durumu kurtardı. Denizin üstünden, dalgaları, yakamozu ve renk değiştiren birinci köprüyü izlemek çok keyifliydi. Ancaaaaaak bir konunun altını çizmek lazım tüm paralı hanzolar oradaydı. Gözlerini dört açmış geleni gideni izleyip piyasa yapan yaşlı kurtlar resmen kendinizi av gibi hissettiriyor söylemeliyim. İçki içmeye güzel bir grupla gidilebilir. Mezzaluna, 360 ya da Suada Kebap denenebilir ama Coco Clementine'de yemek yenmemeli.  

Bunun içinde ne var?

Annelerin en büyük problemidir çocukları her önüne geleni yesin… Benim de en büyük sıkıntım koc’a yesin önüne ne gelirse. Çocukken pek dövmemişler bunu herhalde bizimkisi et dışında hiç bir şeyi zevk alarak yemez. Nerede olursak olalım domatesi yemeklerinden ayıklar; hatta biz menemeni çorba niyetine içeriz. Kabak yemez, patlıcan yemez, kereviz yemez, pırasa ağzına sürmez; domatesin yumuşağını yemez hatta mis gibi kokan bahçe domateslerini eline bile almaz. Türlü gibi karışık sebze türevlerini içeren yemekleri asla yemez. Aynı tabakta iki yemeği karıştırıp yemez mesela, pilav üstü kuru! Daha da fenası aynı yemek ertesi gün ısıtılıp önüne gelsin hiç istemez.

Her yemekten önce sorduğu sorudur “bu yemeğin içinde ne var?”.

Dry Wash - Kuru Temizleme - Oje lekesi nasıl çıkar?

Yaşasın; üzerine oje döktüm diye bir gece boyu ağladığım anneciğimin hediyesi masa örtüsünü DRYMEN beceremedi ama DRY WASH temizledi hem de en ufak bir leke kalmadan. Üstelik cosmopolitan damlattığım ipek elbisem de yine DRYMEN den veto yerken DRY WASH tarafından temizlendi. Tamam kabul etmeliyim mürekkep lekeli gömlek kurtulmadı ama 3 te 2 fena bir sonuç değil. Bir nokta daha var ben 2 parça için 38 TL ödedim evet DRYMEN daha ucuz ama yeni keşfim garanti sonuç veriyor...Üstelik ofise gelip kıyafetlerimi aldılar bir gün sonra temizlenmiş şekilde kredi kartı makinesiyle gelip geri bıraktılar.
Biraz sohbet ettik şunu önerdiler oje, mürekkep, yağ gibi zor lekelere müdahale etmeden kuru temizlemeye giderse büyük olasılıkla temizleniyormuş.
Evet artık gönül rahatlığıyla söyleyebilirim "kirlenmek güzeldir"...

Kirlenmek Güzeldir!!!

Geçen hafta koc'a gömleğinde kocaman mürekkep lekeleriyle geldi. Götürdük DRYMEN'e çıkaramayız dediler yolladılar. Sonra ben ipek bir elbiseme içki döktüm götürdüm DRYMEN'e çıkaramayız dediler onu da yolladılar. Dün akşam da annemin evlenirken hediye verdiği antika masa örtüsüne kremli ellerimden kayan ojeyi düşürdüm. Güzelim örtü kıpkırmızı leke oldu... Canım da sıkkındı zaten kocanın şaşkın bakışları arasında bütün geceyi ağlayarak geçirdim. Ağlarken de bir yandan ojeleri temizlemeye çalıştım. Büyük kısmı gitti ama hala belli olan lekeler için sabah DRYMEN'i aradım şaşırtmadılar beni ve "biz çıkartamayız" dediler. Bu da son nokta oldu hiç bir lekeyi çıkarmayı beceremeyen DRYMEN'e bir daha hiç bir şey götürmemeye karar verdim ve yeni bir yer buldum. Yarın tüm lekeli kıyafetlerimi götüreceğim ve deneyeceğim. Bakalım çare olabilecek mi?
Bunlar çıkar çıkmaz sorun değil aslında benimle mi yaşayacak?
Benim esas sıkıntım güneş lekelerimde.

Uludağ Kebap - Yeşilköy

Gelik mi? Uludağ mı? tartışması sırasında bin yıldır iyi iskender yemediğimi belirtince bizim grubu ikna ettim. Yol boyu da aklımda Ankara Ulus'ta ailecek kutlama yemeklerini yediğimiz Uludağ Kebapta'ki muhteşem iskender vardı. Hani terayağını dökünce cızzzzzzzzzzzz diye bir ses ile köpüren cinsinden. İstanbul'da HD Kebap'ta sıkça yerdik bir ara ama  ucuz etin yahnisi, aynı tadı alamıyordum. Neyse olayın mabedine gidiyorduk ya herşey süper olacaktı.

Stajer

Bugün ilk stajerimizi uğurladık. Ne çabuk da geçti bir ay. Yıllardır işlere yetişememekten şikayet edip stajer der söylenir ne zaman ki insan kaynakları teklif getirir "bir de stajerle uğraşamam" der redederdim. Bu sene boş bulundum kabul ettim. Ne oturacak bir oda; ne çalışacak bir laptop; bırak ona ayıracak beş dakika vakit olmadığı bir dönemde geldi kocaman mavi gözleri ve yine o kadar koca gülümsemesiyle...
Oda olmadığı için bir ay boyunca aynı masayı paylaştık. Kendi laptopunu getirdi ikinci gün. Üçüncü günü benden ciddi tırstığını tahmin ediyorum kendimden geçtiğim bir anda tartışmama şahit oldu..Tırıs tırıs kaçtı odadan...

Lokma - Rumeli Hisarı

Bir pazar sabahı daha Emirgan Sütiş'de kahvaltı için toplanan arkadaşlara uyuduğumuz için bir saat rötarla katılacağımızı sanıyorduk. Yolda öğrendik ki Hisar'daki Lokma'ya gitmişler. Hemen Kale'nin yanında. Biz vardığımızda saat 11:30'du. Arabayı valeye vermek zorunda kaldık zira zerre park yeri yoktu. Şanslıydık açıkçası bizimkiler bir saat önce gelmiş oldukları için yer beklemek zorunda kalmadık.  İlk açıldığında bir iki kadeh bir şey içelim denize nazır diye gidip; alkollü içki olmadığını öğrenince sükut-u hayale uğramıştık. Belli ki kahvaltısı güzeldi e öyle olmasa bunca insan ne diye dakikalarca beklesindi ama değil mi?

Sortie - Cafe de Paris

Sortie'de rezervasyon Niwa'da yapılmıştı aslında. Hakkını teslim etmeliyim mekanın en güzel masasını da bize ayırmışlardı ama mönü o kadar zayıftı ki oturmamız ile kalkmamız bir oldu. Garsonların da önerileriyle Cafe de Paris'de oturduk üçüncü sınıf muşambalarla örtülü masamıza. Şarap mönüsü geldi önden, fiyatlar 100TL'den başlıyor. Hem de öyle Fransız ya da İtalyan şarapları değil ha bildiğimiz Kavaklıdere yani markette 20 TL ye satılıyor; neyse biz de kadeh içki almaya karar verdik.  Yemek mönüsü yok. Fix mönü var. Salata + Cafe de Paris soslu et ya da tavuk + sınırsız patates mönünün özetidir. Öyle önden çorba sonra ara sıcaklar sonra ana yemek ve en sonunda tatlı beklemeyin. Et tercih ettik biz; sos muhteşemdi; gerçi o kadar nevaleyi neye katsan tadından yenmez de sos ete ve ayrıca patates kızartmasına çok yakışıyor. Yemek iyiydi de  resmen et dilimleri sayıyla vermişlerdi. Doyduk doymasına ama bir o kadar daha yenebilirdi. Birer kadeh şarap ve fix mönü yemeğimize hiç de hakkı olmayarak kafa başı 65 TL bayıldık ve geceye barda devam ettik. Sortie'de yabancı içkiler 30 yerli içkiler 15 TL meraklılarına duyurulur.
Dip Not: Yemeğe Reina'ya içmeye ve eğlenmeye Sortie'ye gidilmeli bizce...VEEEE gece 23:59'da perdeler de kapanmadı müzik sesi de kısılmadı!!!

Coco Clementine - Astoria

Altın günlerinin ilk turunda gitmek için epey bir niyetlenmiş bir türlü nail olamamıştık. Astoria'nın zemin katında ana caddeye bakan güzel bir bahçesi var. Çok enteransdır ki o cadde üstünde saatlerce otururken trafik gürültüsü bizi hiç ama hiç rahatsız etmedi.
İç dekorasyonun hepimizin takdirini kazandığı mekan ve fiyatları adı gibi kokoş. Mönü Fransız mutfağıymış, ben de dahil masanın çoğunluğu shnitzel yedik... Ben kuru buldum ama diğerleri memnun kaldı. Ancak tiramisu şahaneydi. Alkolün tüketilmediği gecede kelle başı 50 TL bayıldık. Ben açıkçası kendi tercihimle gidip de tekrar yemek yemem ancak aperatif bir şeyler içmek için son derece güzel bir mekan kabul etmeliyim.

Venge - Etiler

Nasıl kaçırmışız??? Tam da gözümüzün önünde üstelik de lezzeti ile ün yapmış bir mekan... Arkadaşlarımızın seçimi ile gittik. Çok sevimli yaz bahçesinde dev ekranda dünya kupasını izleyerek keyifle başladık geceye. Mezeleri tipik lüks kebapçılardan daha farklı. Ben özellikle patırmalı humusunu çok beğendim. Yemek planı tarafıma geç haber verildiğinden evde bir şeyler atıştırmış olduğumdan fazla aç değildim. Ana yemek olarak ortaya karışık şiş, adana ve döner geldi. Şiş ve adana iyiydi ama bence İstanbullular döner işine girmesin. Angus eti miydi bilemem ancak bana acaip ağır geldiği. Tatlı olarak dondurmalı irmik yedik ama ustanın tutturamamış olduğunu belirtmeliyim. Dondurma daha servis edilmeden eridiğinden dondurmalı irmik çorbası yedik desek yeridir.

Ton balıklı omlet - by me

Yorgunluktan bitmiş bir halde geldim bugün eve; aslında kelimenin tam manasıyla kan ter içinde. Bu ve benzer sahneler sıklıkla yaşanmakla beraber yaz sıcaklarında ve İstanbul'un neminde hiç çekilmiyor. Koca da yok bu akşam Allah'tan akşam yemeği hazırlama derdim olmayacaktı. Ancak hafta sonu Ankara'da olduğum için haftasonu mutfak alışverişi yapılamadı. Ben yokken kocanın da bu külfete katlanmayacağını bildiğimden teklif dahi etmedim. Bu noktada eldeki malzeme ile açlık gidermek zorunda kaldım. Dün akşam makarna yediğim için bugün istemedim. Zaten makarna haşlayacak bile halim yoktu. Dolapta yenilable sadece iki şey vardı; yumurta ve ton balığı. İçine biraz da süt katıp omlet yaptım. Görüntü köpek maması kıvamında da olsa; telefonda konuştuğum arkadaşlarım ve annem manyak mısın o yenir mi gibilerinden iritasyon cümleleri de kursalar itiraf ediyorum son derece başarılı bir kombinasyon oldu ve üzerinden bir saat geçmiş olmasına rağmen hala hayattayım.
Pratik, leziz ve ucuz bir çözüm ama Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin...

Kendi işini kendin yapMA

İşletme okuduk ya, organization theory dersinde öğretilen ilk şeylerdendir "neden hiyerarşi var?" Anlıyorum aslında kimse yanlış anlamasın karşı da değilim. Ama ben de bir sorun var galiba ben delege etmeyi sevmiyorum. Delege edersin olay biter değil mi? Yok ben de daha büyük stres yaratıyor. İyi bir yönetici olmanın kuralı aslında delege etmeyi becermek ama ben işi devrettikten sonra sapığa bağlıyorum. On kere sormam lazım günde; o iş bitti mi kotardık mı, nasıl, neden, niçin? Sürekli taciz halindeyim...
Önce kendimi kasıyorum sonra karşımdakine kan kusturuyorum. Hele o iş bir türlü bitmeyince ya da insanlar gerçekten komik atlamalar yapınca; işe dalıp devreye giriyorum. Neden çünkü ben başında durursam daha çabuk bitiyor. E zaten onayı da ben vereceğime ya da onay alırken yöneticileri ikna edeceğime göre benim yaptırmam kafadan vakit kazandırıyor.

İdare Etmek Üzerine

Çocukken ne kadar ufak bir dünyam varmış. Ne kadar da kötüymüş büyümek. Oysa yaşımı bir tane fazla göstermek için neler yapardım. Tek derdim ders notlarım olsaymış keşke. Ya da karnemin komşunun kızından iyi olması ve annemin böbürlenmesini sağlamak. Ya da zırt pırt şehir değiştirdiğimiz için yeni arkadaş bulmakta; yeni hocanın gözüne girmekte zorluk çekmek; anadolu lisesi sınavlarından iyi not alıp koleje girmek ya da org derslerinin hakkını verip babama sanat müziğinden nameler döktörürken yüzünü güldürmek...
Ne anlamsız ve önemsiz kaygılar...Çocuk kalbi işte...

Hayatı Ertelemek Üzerine

Hayat ne kadar kısa anı yaşa gibi geyikler yapmayacağım zira bunun doğruluğuna inanıp da aslında o kadar cesur olamayan çoğunluktanım asla bir ferrarim de olmadı olacak gibi de değil olsa da zaten satıp da uzaklara gidemeyeceğim.
Evliyim;  o imza ve o yüzük pranga nihayetinde artık ortak yaşayacağınız paylaşacağınız bir hayatınız var. Bu yüzden aklınıza eseni yapamıyorsunuz. Sınırlar var yani, görünmez çitler biraz uzaklaşınca küt diye kafanızı vurduğunuz... E zaten çiti geçseniz hayatta görüş mesafeniz de az...

Gitti Trivana Geldi Takanik

Trivana'ya taaaa teknedeyken giderdik. Sonra tekneler yasaklandı, Trivana Yeniköy'de Shell'in karşısına açıldı. En iyi salata, karides güveç ve helvayı burası yapardı. İki katlı mekanın yazları açık olan son derece de sevimli bir bahçesi vardı. Beş altı yıl Trivana'dan şaşmadık sonra bundan iki yıl kadar önce Trivana'nın yenilenmiş servis elemanlarından neredeyse dayak yiyecek kıvama gelince bir daha gitmemeye karar verdik. Sahibini Yeniköy'de tesadüfen görünce sıkıntımızı paylaştık. O da "elden bir şey gelmiyor akrabalarım onlar" dedi... Bu konuşmadan 1,5 yıl sonra Trivana'nın yerine Takanik açıldığını öğrendik ve nedense hiç şaşırmadık. Malesef o kaybedip bulamadığımız karides güveç ve helvayı burada yine yakalayamadık ama güzel deniz çuprası yedik....

Güllüoğlu - pişmaniye yiyip duruyorum pişmanım

Güllüoğlu imaj tazeliyormuş. Yeni logo çalışması, şık kutular ve farklı lezzet alternatifleri sunmaya başlamışlar.
Güllüoğlu'nun Şirinevler merkezinde tek başına götürdüğü "muhteşem" ince hamur pizza ve baklavaların sonrasında beni de unutmayıp o vahşi pişmaniyelerden getiren arkadaşıma kızayım mı teşekkür mü edeyim bilemedim. Öyle sıradan pişmaniye değil bunlar küp biçiminindeki pişmaniyelerin altı yüzü de çikolata ile kaplı. İçindeki pişmaniyenin kıvamı çok iyi ayarlanmış hani fazla kaçarsa kesinlikle içinizi baymıyor zaten bitter çikolatanın kakaosu tatta dengeyi yakalıyor. Hal böyle olunca da ne kadar karşı koysanız da çerez gibi çıtır çıtır gidiyor!
Hediye ya fiyatını bilmiyorum ama iyi bir hediye alternatifi yakalanmış durumda.
Teşekkürler "Kırmızı"!

Nahide Motel - Maçka

Burası otel motel değil burası Cahide'nin yerine açılmış yeni İzzet Çapa şaheseri. Marjinallik yine son noktasına kadar zorlanmış. İçerde kadınlar, erkekler ve gayler için tuvalet var. Konuklar karşılanırken uçuk kaçık kostumlu kadınların çoğu da zaten erkek. Mekan tam bir çılgınlık harikası sağdan soldan, havadan karadan bir motelde bulunması gereken eşyaların maketleri sarkıyor. Örneğin dj kabininin ön cephesinde çamaşır makineleri var.

Pamuktan ne yaparız?

Yaşasın yeni bir indigo hikayesi.
Annemiz ojelerini temizlerken indigo çocuğumuz Doruk müsade etmiyor ki işlem beş dakikada doğal olarak sonuçlansın hal böyle olunca anne bir oyun uyduruveriyor. "Pamuktan ne yaparız?" Bir parça pamuk koparıyor ve Doruk'a uzatıyor. Kendisi de bir parça alıp oyunu başlatıyor...
Pamuğu çenesine koyup soruyor "pamuktan ne yaparız? Sakaaaal yaparız" Doruk kelimesi kelimesine tekrar ederken kendi pamuğu da kendi çenesinde.

Yeni yemek yedim rahat bırak anne!

Yaşasın, nihayet buraya erkek çocuk hikayesi yazacağım. Ama hala inancım kız çocuklarının birer minik zeka küpü olduğu yönünde ve gerçekten gelecekte erkekleri çooook zor günler bekliyor!
Doruk 2.5 yaşında. Yemekle pek arası iyi değil, çok hareketli olduğu için de zayıf bir bebek. Erkek işte bütün araba markalarını ezbere biliyor ve arabaları çok seviyor. Her anneninki gibi tek sıkıntıları yemek yeme problemi. Şimdilerde tuvalet eğitimi veriliyor. Anne konuşarak iletişim kurma yolunu tercih eden modern annelerden. Doruk annesine adıyla hitap ediyor.

Go Mongo - İstinye Park

Noodle-un kralını, Tai'nin hasını burada yiyeceksiniz. Çıkarken de "pahalı ama değer" diyeceksiniz. Sushico'dan 10 TL farka daha lezzetli yemek yiyeceksiniz hem de en sıkısından doyacaksınız.
Go mongo'da eğer kişiselleştirilmiş yemek yiyecekseniz yani barbekü barından size özel pişmesini istediğiniz yemekleri bir araya getirecekseniz tabak küçük gözüküyor ama utanmadan sıkıştırabildiğinizi sıkıştıracaksınız ve test edildi emin olun tıka basa doyacaksınız. Tabağı doldurmanın şartı şu; etleri önce alacaksınız iyice bastırıp sıkıştıracaksınız. Unutmayın çok gözükebilir ama et pişince suyunu bıraktığı için küçülür. Ete oynarsanız kazanacaksınız.
Normal mönüden seçim yapacaksanız "Tai usulü pilav" ve "Tavuk Batur" öneririm. Pilavlar 6-10 TL arası, noodlelar 20-30 ve barbekü tabağı 30-35 arası değişiyor.
Biz İstinye Park ve Meydan merkez'de her ikisinde de yediklerimizden aynı memnuniyetle ayrıldık.
Afiyet olsun!

Darüşşafaka'nın Cesur Çocukları

İş amaçlı bulaştım Darüşşafaka'ya. Bir sosyal sorumluluk projesi için.
İlk toplantımızı Maslak'taki okulda yaptık. Gülüşüyle insanın içini ısıtan bir "iş geliştirme" müdiresi var kurumun. O sımsıcak gülüşten öğrencilerin hikayelerini dinledikçe gözlerimiz nemlenmeye başladı. Babası hayatta olmayan, ülkenin her yerinden gelen kaliteli eğitim alma olanağı olmayan kız erkek ve ama akıllı çocukların ufacık dünyalarında yaşadıkları kocaman heyecanları dinlerken içimin ezilmemesi mümkün değildi zaten. İlk defa göz yaşları içinde bir toplantı yaptım. Karşı taraf belli ki tecrübeli ama ben bir türlü göz yaşlarıma engel olamadım, kafamı ne yana çevireceğimi bilemiyor, konuya sesim titrediği için devam edemiyordum...

Gidesim geldi...

Eski fotoğraflarıma baktım biraz önce facebooktan; gidesim geldi.
Bilmediğim sokaklarda salak salak gezesim,
Her köşede resim çekesim sonra digital ya makineler artık bakıp beğenmediysem aynı köşede yeniden poz veresim ya da yeniden sokakları çekesim...
Aynı pantolonla bir hafta dolaşasım geldi.
Ayakkabılarım ayaklarımın tabanına yapışsın yürümekten.
Hep yağmurlara denk geldi seyahatler paçalarım yine çamurlara bulansın; diz kapaklarıma kadar sırılsıklam olsun...
Yüzümüz rüzgardan kızarsın yine resim çekelim burnumuzun ucu kıpkırmızı çıksın...
Dillerini anlamadığım insanlara karışasım,
Yine sokaklarda, otobüslerde, metroda kaybolasak;
Marketlerinden sanki orada yaşıyormuş gibi alışveriş yapsak
Oteli bulmak için yine acı çekip adrenalin salgılasak yine tanımadığımız adamlardan yardım istesek...
Offf sıkıldım mı ne?
Çok kazanmak lazım çoook çalışmak...

İndigo Çocuklar 2

Alara'nın bombaları devam ediyor.

Ders çalışmakla arası pek iyi değil kızımızın. Sevmiyor çalışmayı; çalışmayınca da sınavlarında başarılı olamıyor.
Sınavda on beş sorunun beşine yanlış verdi diye annesinden paparayı yiyince cevap hazır "a ama on tane de doğru yaptım" Hal böyle olup dil papuç kadar olunca anneanne diyor ki ben şununla bir konuşayım...
Bir gün alıyor karşısına uzun uzun ders çalışmanın önemini anlattıktan sonra ekliyor "senin sınıf birincisi olman lazım". Alara az çalışıyor ama zekasından artık hiç şüphem yok!
"E iyi de anneanne sınıfın zaten birincisi var!"
Yani sonuç ortada birinci, ikinci, üçüncü zaten var ama Alara'nın sırası Alara'nın zorlamayın canım siz de kızı artık!

Aslı Börek - Pasta

Dün akşam altın günleri tayfasından bir arkadaşımızın doom günü vesilesiyle Tarabya civarında pasta arayışına giriştik. Arayış diyorum çünkü biz Karafırın, Özsüt ve Mado'nun pastalarına kuruş para vermenin ziyan olduğunu düşünüyoruz. Pasta almaya geç kaldığımız için de Art Cafe'ye gidemedik. Ferahevler'de gezerken aklımıza birden Aslı Börek geldi. Aslında bir börekçide pasta olacağına pek de ihtimal vermeden girdik dükkana. Ama yanılmışız iki çeşit pasta vardı biz de en beğenilen olduğu söylenen frambuazlı pastadan aldık. Dükkanın sahibi o kadar methetti ki inandık gerçekten pastanın SÜPPER olacağına.
Ancak hemen belirteyim 8 kişilik meyveli pastamızdan hiç memnun olmadık. Demek ki neymişşşş 30TL 'nize sonradan acımak istemiyorsanız börekçiden börek, pastacıdan pasta almak lazımmış...

Dublex - Dominos Pizza

Güya bugün spor yapmaya gittik kocayla. 1.5 saatin sonunda çıkışta aklımızdaki tek şey sıkısından bir pizza yemekti. Yolda siparişi verdik eve geçerken aldık. Aslında biz Little Ceaser's ı tercih ediyorduk. Hatta son üç dört yıldır ikiz kenar dışında pizza söylemedik eve. Ve fakat epeydir de memnun değildik eski kalitesinden uzaklaştığını düşünüyorduk o yüzden bu defa Dominos denedik. İyi de yapmışız... Yaşasın rekabet!
Ben ince hamur doublex yedim. Hamur ince ama iki tane incecik açılmış hamurun ortasına cheddar yerleştirmişler. O da erimiş hamurun ortasında pelte kıvamında ve ağızda inanılmaz bir tat bırakıyor. Denenmeli derim...

Beymen Bej - İstinye Park

Bej'den adı gibi anılar ile ayrıldım. Yani aslında bizim hatamız ama iki saatliğine arkadaşlarımız ile buluşacaktık. Onlar İstinye Park dediler, açık hava olsun istediler biz de Bej'i denemeye karar verdik. Ne bilelim fiyatların bu kadar pahalı olacağını. Açıkçası yemek yemedik... Gerçi aç da olsaydık sanırım burada yemek yemezdik. Mönüye baktıkça para kazanmadığımızı teyit ettik.
Epi topu bir saat vakit geçirdiğimiz mekanda 2 su, 3 çay, 1 kola, 1 frappe, 2 kahve içildi...Ve sıkı durun hesap biraz sonra gidip 4 kişi balık yediğimiz "Fish House" ile aynı geldi. 66 TL'cik...

İSTANBUL LEZZETLERİ

İnşaat mühendisi bir arkadaşım gönderdi bu listeyi altın günlerimizde seçim yapabilmemiz için ben de buradan paylaşmak istiyorum. Kim ya da kimler ne amaçla hazırladı bilmiyorum ama ellerine sağlık son derece başarılı gözüküyor. Yeni hedefim adı geçen ve gitmediğim tüm mekanlara gidip o yemeği yemek!
Not: Telefon numaraları doğru mu bilemiyorum...
Koyu yazılmışlar denediklerimden!

İSTANBUL LEZZETLERİ

1. Altıyol Halk Köftecisi : Muhtesem katkısız-doğal köfteleriyle (ki bu hiçbir şeklide mideye dokunmuyor), ızgaralarıyla, ve özellikle doğrama salatası ve İrmikli Parfesi ile güzel bir ambiyansda yemek yiyebilirsiniz ayrıca çook uygun bir hesap ödeyerek mideniz ve keseniz mutlu olarak ayrılırsınız. 1 kere denemenizi tavsiye ederim. /Halitağa Cad. Altıyol Kadıköy. 0216 5500 700

2. Hünkar Lokantası'nın ayvalı yahnisi ve irmik helvası : Nişantaşı ve Etilerde iki lokantası mevcuttur.Geleneksel Türk mutfağı yemekleri sunar. Ayvalı yahni tereyağında çevrilmiş iri ayva parçaları kuzu etiyle bir arada pişirilip tarçınla lezzetlendiriliyor. Ve son dokunuş bir kaşık pekmezle gerçekleşiyor. Bir diğer lezzeti ise özel tereyağlı, ılık irmik helvası, tatlıyla hiç alakası olmayanı bile teslim alır. En iyi irmik helvası, en iyi aşure bu lokantadadır. Keçi peyniri ile yapılan zeytinyağlı patlıcan salatası ile paça çorbası da ünlüdür. En iyi çorbada birinci sıradadır. Çorba çeşitleri günlük değişiyor. Mim Kemal Öke Sokak. No :21 Nişantaşı 0212 2254665- Nisbetiye cad. No :52 Etiler.0212 2874770-71

Burger Bar - Reşitpaşa

Cuma akşamı aslında Köşebaşı'na gitmek için sözleştiğimiz arkadaşlarımız ile İstanbul trafiğinden dolayı buluşma saati sarkınca yol üstünde BURGER BAR'a gittik. Dediler ki hamburgeri müthiş, millet Yeşilköy'den geliyor biz de denemeye karar verdik. Reşitpaşa'dan sahile inen dik yokuşun kenarında epi topu 20 m2 lik en fazla 25-30 kişinin oturabileceği bir mekan. İçerde mini bir bar ve 4-5 tane masa var. Mönü tamamen hamburger üzerine kurulu. Etler aşağı katta pişiyor bu yüzden koku problemi yok. Gelelim yemeklere.

Edi Gezenti ile Büdü Gezenti

Benim gezme alışkanlığım anadan babadan geçen bir şey...Bizimkiler her fırsatını bulduklarında gezmişler çünkü. Gezerken bir birlerini tanımışlar daha çok sevmişler. Şimdi de Edi ile Büdü gezerler deliler gibi her; seyahatten acaip hikayeler ile dönerek.

Le Pain Quaditien - Adı gibi...

Le Pain Quaditien bana adının anlamı gibi bir şey ifade etmedi... Acaip verimsiz mönünün hangi ülke mutfağının özelliklerini taşıdığını anlamadık. Kanyon'da her yer tıka basa doluyken neden buranın boş olduğunu anlayabiliyorsunuz.
Mönüden karnınız açken bile kolay kolay şööyle ağzınıza göre bir şey bulmanız da kolay değil. Anladığım özellikle kahvaltı ve organik ekmekler konusunda iddialı oldukları. Ancak belirtmeliyim ki 12 TL bir menemene veresim de gelmeyeceğinden sanırım kahvaltıyı da daha güzel alternatifler ile geçiştirebilirim.
Mönüde bol miktarda salata ve makarna çeşitlemeleri var. Salata porsiyonları doyurucu da gelse ben ota da 20 TL vermeyi ziyadesiyle gereksiz buluyorum. Domates çorbası içtim vasat olduğunu söylemeliyim. Arkadaşımla bir salatayı paylaştık. Onda da farklı bir lezzet yoktu, salata nihayetinde evde de hellimleri kızartıp kendim de rahatlıkla yapabilirim. Ben dışarda yemek yiyeceksem evde zahmetinden dolayı uğraşamayacağım ya da teknik olarak yapamayacağım şeyleri tüketmeyi seviyorum. Bu yüzden burası sanırım benim tipim değil.
Ekmeklerinin ise güzel olduğunu söylemeliyim. Belki de yolunuz düşerse ekmek türevlerini tüketmeyi seviyorsanız ve paracıklarınız da çok önemli değilse eve giderken ekmeklerinden alabilirsiniz.

Sevgi Bahçesi - İstinye


Kanımca FSM köprüsü Avrupa yakasında en güzel İstinye'den izleniyor. Tam burunda deniz otobüsü iskelesinin bitişiğinde Sevgi Bahçesi. Buraya giderken hiç bir şey beklemeyin. Ne içecekleri ne de yiyeceklerini beğenmeyeceksiniz ama manzaranın alasını bulacaksınız. Hava güneşliyken deniz, havanın kokusu ve manzara sizi mest edecek. Martıları besleyebilir, denizin mavisinde ömrünüzü uzatabilirsiniz. Bir bardak çay içmeye, balık-ekmek yemeye ve kitap okuyup gevşemeye Sevgi Bahçesine gidilebilir.
Tavsiye ederim...

Manolya Pastanesi - Profiterol

Ben itiraf edeyim İstanbul'da iyi profiterol yemedim. Ankara'da eskiden Serender ve Angora muhteşem profiterol yapardı bol kremalı ve bol fıstıklı...İstanbul'a ilk geldiğimde İnci'ye götürdüler ne yalan söyleyim ben İnci'den de memnun kalmamıştım.
Bugün arkadaşlar Manolya Pastanesi'nden getirdiler iki koca paket. Onların yıllardır favorisiymiş. Biz de çok beğendik. Gerçi benim porsiyonuma fıstık düşmemişti ama son derece hafifti; biraz da extra sosu olsaydı on numara olurdu.

Fua Cafe - Maçka

Bugün öğlen 5 kişilik bir ekiple öğle yemeği için Maçka parkındaki Fua Cafe'ye gittik. Arabanızı hemen girişindeki valeye verebiliyorsunuz ve 5 TL ödüyorsunuz. Sonra merdivenlerden aşağıya şehrin göbeğindeki ender yeşilliklerin arasında kurulu 3 katlı bu sevimli mekana iniyorsunuz. Yaz bahçesi renkli pufları, muhteşem manzarası ve kuş sesleriyle sizi karşılıyor. Mekanın içi de doğayı görebileceğiniz güzellikte organize edilmiş.

Hala Olmak - Hoşgeldin Defne

Benim benden iki yaş küçük kardeşim adam oldu bırak baba bile oldu. Daha dün gibi aklımda karınca yuvasına çomak soktuğu için kızdırdığı karıncaların tüm vücudunu sarıp ısırarak ağlattığı, annemin de sokağın ortasında çırıl çıplak soyup bir yandan da çıplak poposuna şaplak indirdiği sussun diye...
Şaka gibi...Hem benden sonra gel dünyaya, hem her şeyime ortak ol yıllarca, hem bütün ödevlerini ben yapayım, benim yaptığım ödevlerden "şüpheli" ibaresiyle 0 al; hocaya kıvırtmaya taaa Kıbrıs'a gideyim hem de benden önce çocuk yap valla şaka gibi...

Atlantic City - Küçük Vegas

Okyanus kıyısında bir şehir. Sokaklar bomboş, ultra lüks mağazalar sinek avlıyor sebebi civardaki otellerin dev kumarhanelerinin 7/24 dolu olması.
Biz Trump's Taj Mahal otelinde kaldık. Sadece bir gececik. Gruptakiler kumar oynamak istediler biz de değişiklik olsun diye gittik. Ben pek zevk almıyorum paracıklarım gitsin..Bu yüzden bence hakkı da bir gececikti üzülmedim.
Otel kocaman odalar çok başarılıydı. Ama mimari de iç dizayn da tam bir kroluk abidesiydi.
Kıbırıs'ın kumarhanelerinden on kat büyük. Yüzlerce makine var. Bir de canlı oynayan kalabalık. Makinelerin başında yaşlılar var. Makine başında uyuya kalmışlar... İkiyle ikiyi toplayamazlar ama bir centlik oynuyorlar. Saatlerce...Oksijen tüpünü yüreyen sandalyesine iliştirmiş bir kadın 12 saat süreyle non-stop oyun oynadı..Sanırsınız Amerika'nın 80 yaş üstü tüm popülasyonu burada.

New York- City of line

Bir haftalık NYC seyahatinden hiç unutmayacağım nokta şehirde her yerde sıraya girmemiz gerektiği oldu. Tuvalette sıra, restoranlarda sıra, feribotta sıra, shuttle da sıra, kasalarda sıra, alışveriş merkezlerinde sıra her yerde sıraya girdik. Bir de ağırlar ki sormayın... Bu sıra bitmez...
Bu yüzdendir ki JFK'de billboardlarda yazan "New York, city of life" tamlamasını "City of line" olarak değiştirmenin pek de yanlış olmayacağını düşünüyorum.


Aklımdan çıkmayacak diğer noktalar ise;

Amerika - İstanbul'dan çıkış

23 Nisan TK 01 seferi için üç çift biletlerimizi 20 Ekim tarihinde aldık. Gidiş dönüş kişi başı 700$.
Uçak sabah 11:00’da. Havaalanında koşturmayı, milletin önüne geçmeyi sevmeyen bir grup olarak iki buçuk saat öncesinden tüm ekip ile başarıyla buluştuk. Amerika uçuşlarına ayrı kontuar açılıyor “all international flights” sırasında boşuna sıra bekleyen bir yarımız bizden de önce gelmiş. Kontuar kalabalık ama bir gariplik var, kalabalığı güvenlik görevlileri oluşturuyor. Sıraya girince gerçeği anlıyoruz ki Amerika çilesi daha buradan başlamış durumda. Her bir çiftin yanında bir güvenlik görevlisi başlıyor ilk önce bavullar ile ilgili sorular sormaya…
“Bavul kimin? İçinde size ait olmayan eşya var mı? Elektronik ne götürüyorsunuz?”vs…vs..
Sıra bize geliyor.
“Nerede kalacağız? Niye gidiyoruz? Daha önce gittik mi? Otel rezervasyonumuz var mı?
Çok ciddiyim JFK’de bile daha az soru sordular!

Park Avenue - Kanyon

Hava güzel diye Kanyon’da açık havada oturmak istedik. E hava bir bize güzel değil tabi, ahali öğle yemeği için Kanyon’daydı bugün. Arandık tarandık diğer mekanlara göre daha boş olan PARK AVENUE’da karar kıldık.
Mönüden mekanın mutfağı konusunda bir fikre varamadık. Her şeyden var “dünya mutfağı” dedi birimiz ama fazla iddialı burası için. Noodle’dan, yoğurtlu kebaba, pideden pizzaya…Ancak kendi yorumlarını katmışlar.
Kaşarlı pide “margarita” kıvamı geldi; üstelik kuru ve hafif yanık. Noodle makarnaya benziyordu. Yoğurtlu kebap ise kafada canlanan İskender havasında değildi. Kebap köfte üstü yoğurt ve bol domates sosu ile servis ediliyor. Soğuk gelmesine rağmen en iyi seçimi yoğurtlu kebap yiyenler yapmışlar. Et oldukça lezzetliydi; bizden deneyen olmadı ama New York usulü hamburgeri başarılı olabilir.

Meyra - Cihangir

Meyra; Sıraselviler'den sahile inerken Alman Hastanesi geçtikten sonra 100-150 metre ilerde soldaki Akarsu caddesinde. Tam ufak bir sokağın köşesinde ve karşısında Kahvedan var.
Meyra'ya akşam yemeği sonrası bir şeyler içmeye gittik. Taksim'den yürümeyi tercih ettik. Çok uzak değil üstelik yokuş aşağı olduğu için de yorucu hiç değil. Sokaklar başta turistler olmak üzere insanlar ile doluydu; hava da güzeldi o yüzden büyük de keyif aldık.

Aşk vs. Sevgi

Bence aşk platonik olursa aşktır. Çünkü "o" kokmaz, "o" uzamaz, "o" kısalmaz. "O" insan üstü bir varlıktır. Hataları yoktur olamaz, hırsları, eksikleri, öfkesi yoktur. "O" hep senin hayalindeki gibidir değilse zaten adı aşk olmaz. Seninle senin gibi düşünecektir hayallerinde, sana senin istediğin gibi davranacaktır. Senin hayallerinde sen yön verirsin henüz seninle olmamış onun kişiliğine. Ama aynı ana babadan doğma kardeşler bile elmayla armut gibi farklıyken nasıl aynı olabilir ki iki insan.
Tanımadığın bilmediğin birini; belki de bildiğin ve tanıdığın birini elde etmek için harcanan çabadır aşk. Tüm bunlar olup bittiğinde ve o kişi senin olduğunda aşk biter. Yerine eğer şanslıysanız sevgi gelir. Sevgi gerçekten emek isteyendir. Zamanla o insanüstü kişinin de android olmadığını senin benim gibi insan olduğunu hataları olduğunu, daha çok hata yapacağını, hayalindeki gibi olmadığını görür insan. O zaman aşkın alçak basıncından oluşan o pembe bulutlar her gün biraz daha silinir. Ve tüm çıplaklığıyla karşınızdadır. Gün gibi ortadadır.

İkoncan Cafe - Yıldız

Öğlenleri çay içmeye gittiğimiz küçücük dükkanın bugün ismini farkettim. İkoncan Cafe adını okuyunca büyük bir tezat ile karşılaştım. Bu isim mekanın tamamen aksi.. Mekan hiç de kokoş ya da otantik ya da büyük ve hatta arzu hissi uyandıracak bir yer değil. Epi topu on metrekarelik bir büfe.
Hesabı öderken insertleri gözüme takıldı. Mönüden bazı yemek adlarını ve içeriklerini paylaşmak istiyorum. Bu işletmenin sahibini de yaratıcılığından dolayı kutluyorum...

Melisa ( Beyaz Peynir, Kekik, Zeytin, Domates) sanırım Melisa Mızraklı'ya ithaf edilmiş.
Etel -Etel'e dikkat (Kavurma, Kaşar, Dil, Tavuk, Domates, Kekik, Pul Biber) Hem kaşarlı hem dilli hem de acılı bu bileşen sanırım Ethel Barel'e ithaf...

İndigo Çocuklar

Şimdiki çocuklar bir harika ve bugünün çocuklarının hepsi indigo.

Vaka 1: Dilay 3,5 yaşında
 "Anne ben bu Acun'a (Ilıcalı) çok aşığım  keşke sen onunla evlenseydin. Neden Acun ile evlenmedin?"
Anne şaşkınlıktan aptalca bir cevap verir sanki Acun da ona aşık olmuş da evlenenmemişler.
"E baban ne olacaktı o zaman?"
 "E o da abimiz olurdu!"
Not: Bu hikaye babaya anlatılmadı!

Çiya - Antakya Tatlıları

Aslında ben mekana şahsen gitmedim. Çiya'nın Kadıköy'de üç tane şubesi var. Ancak Koca'dan, Fener maçına giderken methini duyduğum kerebiç tatlısından istemiştim. E benimki tatlıyı ve para harcamayı pek sevdiği için epey bir çeşitle geldi eve.
Kilosu 70 TL olan ceviz tatlısını bitmesin diye yemeye kıyamıyorsunuz. Tarçın kokusu ve tadı adamı öldürüyor. O kadar şahane... Fazlası sivilce yapıyor benden söylemesi.
Hiç duymadığım ama yemek şansına eriştiğim "kireç kabağı tatlısı" da çok başarılı. Normal kabak tatlısından daha sert ve kuru. Turunç tatlısına benziyor. Biraz aşırı şekerli geldi bana içim bayıldı ama çok değişik bir tat.
Kerebiç tatlısını sadece fıstıklı yapıyorlarmış. İçine fıstık giren bir şey ne kadar kötü olabilir ki? İstanbul'da yediğim en iyi kerebiç tatlısıydı. Geçen sene Antakya'dan getirttiğimin yanında yine de zayıf kalıyor.
En kısa zamanda Çiya'nın ana yemeklerini de tatmaya Kadıköy'e gitmek farz oldu.